Main menu:

Sitede arama

Kategoriler

Arşiv

Melek Merve Duyum “KUŞ”

Kocaman kentlerde  yaşayınca,  en  çok  kuşlara  hasret  kalıyor  insan. Seslerini  unutuyoruz   önce, sonra isimlerini. Şekillerini bile unutanlar var. Kırlangıçların yuva yaptığı damınız   olmadıysa  şimdiye  kadar   serçeler  ordusunun   karargah   kurduğu   bir  büyük  ağacınız olmadıysa,  kekliklerin  dolaştığı  yüce dağlara tırmanmadıysanız,  utanacak   kuşlarınız da  yok   demektir. Ama  benim  haritalara  sığmayan   ormanlarım  vardı.  Dağlarım,  denizlerim  vardı.  Ve  oralarda   üveyikten   balıkçıla,  kartaldan  martıya,  şahinden  kanaryaya  binlerce kuşum  vardı.  İster  inanın,  ister  inanmayın   bin  bir  çeşit  kuşun  Hazreti  Süleyman’la   konuştuklarını   duyardım.  Söyleyin  bana  şimdi,  ben  kalabalık  sokaklarda  böyle  sıkışıp   kalacak kız mıyım? Bulduğum bütün hoş kâğıtlara, gökyüzüne ve yüreğime kuş resimleri çizerek avunuyorum. Kapının zili kanarya gibi ötünce bile seviniyorum….

Melek Merve Duyum “SU”

 Bugün sudan konuşalım dilerseniz.  “Havadan sudan” değil ama, yalnızca “su”dan konuşalım.Sudan, yani hareketten… Akıştan, yağıştan, bükülüşten, süzülüşten,dökülüşten, kımıldanıştan, dalgalanıştan, kırılıştan konuşalım. Dönen çarklardan, aydınlanan evlerden ve yüreklerden konuşalım.Sudan yani rahmetten,bereketten…Bulutların çözülüşünden,karların eriyişinden,toprağın kanışından…Yeşil çimenlerden,başı sonu olmayan ormanlardan,dalları yere eğdiren meyvelerden,adam boyu ekinlerden konuşalım.Sudan yani güzellikten, temizlikten… Duruluktan, berraklıktan, köpükten, maviden, beyazdan konuşalım. Uygarlıktan konuşalım.Sudan yani sonsuzluğun şarkısından… Tıpırtıdan,  şıpırtıdan,  şırıltıdan, uğultudan… Yani hayattan konuşalım.Gelin sudan, “havadan sudan” değil,  sadece “su”dan konuşalım.“İçimize su verelim, su gibi aziz olalım.”

Ebru Bektaş “DÜRÜSTLÜK”

Hayatta insan için aşktan, paradan ve puldan daha önemli bir şey; “Dürüstlük”Her insanın yaşamı boyunca bir sırdaşı yani bir sır arkadaşı vardır. Sizce bir sır arkadaşı nasıl seçilir? Güzelliğine mi bakarsınız, giyim kuşamına mı yoksa  kalbine  ve hangi konuda olursa olsun daima dürüstlüğüne mi? Belki o insan çok çirkin ,eski elbiseler giyinen biri olabilir.Fakat o insanın kalbi daima dürüstlüğe yönelir. Asla birisinin yüzüne  gülüp arkasından konuşmaz.Eğer bir arkadaşının olumsuz bir yönünü görürse o konuyu arkasından değil yüzüne karşı söyler. Çünkü Allah onun kalbini iyilik, sevgi ve dürüstlük doldurmuştur.Yüce Rabbimiz her insanın kalbine bütün bu ahlaki davranışları  aynı seviyede koymuştur.Kalbimizin bir tarafını güzel ahlaklarla doldururken diğer tarafını kötü ahlaklarla doldurmuştur ve seçme kararını bize bırakmıştır.Bizim de burada yapacağımız tek şey  iki seçenekten birini seçmektir.Peygamber efendimiz H.z Muhammet(a.s) bu seçeneklerden güvenilirlik, merhamet, insanlara değer vermek, cesaret, hakkı gözetmek, sabır, verilen sözde durmak, hoşgörü gibi erdemleriyle bizlere örnek olmuştur.O, ne olursa olsun daima dürüst davranmıştır, asla yalan söylememiştir.Zaten bir insanoğlunda aramamız gereken en önemli şey dürüstlük değil midir? Örneğin, birisi ile güzel bir ilişkiniz var. Ona hangi konu olursa olsun daima güven duyuyorsunuz. Fakat bir gün hiç olmadık bir konuda karşındaki size yalan söylüyor ve sizin de bunu anladığınız andan itibaren ona karşı güveniniz azalıyor.Zaten dürüstlükle güven hemen hemen aynı şeydir .Birisi size iyi davranıyorsa ona güveniniz artar ve kendinizi onun yanında huzurlu ve mutlu bulursunuz.Fakat o size günün birinde küçücük; tartışılması söz konusu bile olmayan bir şey için yalan söylemişse ona güveniniz azalır ve onun yanında kendini rahat hissedemezsiniz .Bir insanın güvenini kazanmak  çok zordur ama kaybetmek çok kolaydır.Bunun içindir ki hangi konuda olursa olsun düşüncelerimizi ve yaptıklarımızı karşımızdakine dürüstçe anlatmalıyız. Gerekirse ölümü bile göze alarak.İnanın eğer böyle davranırsak hiç bir şey kaybetmeyiz fakat birçok şeyi kazanabiliriz.Yazık dürüstlüğe alışmamış olanlara. Onlar ıssız bir alemde,yapayalnız yaşayan mahkumlardır.

Rukiye Bozan “SEVGİ SIRRI”

Sevgi,  insanın   en  ince   ve   hassas    vicdan  hislerinin    meydana   getirdiği,    merhamet    ve  şefkat   duygularının   bir   eseridir. Vicdan    hükmü    kalpteki   iyi   ve  kötü   bütün    varlığı   yakarak   silip   atmış  ve   orasını   ayna   gibi   tertemiz     bir  hale    getirmiş  olduğundan,   Cenab-ı    Hak   o  kalbe,   tecelli    tahtın,    kurmuştur.   Böylece  bütün    benliği   hak   sevgisi   kaplamış   ve   o   kimse  artık,   sevgileri   ibaret   olmuştur.  Artık  o  her  şeyi     her   şey  de  onu    sever  olmuştur.   Bu    nedenle,    Cenab-ı   Hakk’ın    dostluk   intibak    ve    esenlik    sıfatları     ile  sıfatlanıp   haslar    zümresine   girmiştir.  Artık o insanın her iki dünyada yeri cennet, makamı ise, sefa ve dostluktur          

Kıvılcım Çoban “DOSTLUK ve KARDEŞLİK”

Dostluk, samimiyet, sevgi, arkadaşlık hep sıcak kelimeler.Bu sıcaklık kimi zaman lafta kalıyor.Dostum diyenden dostluk, arkadaşım diyenden destek, seviyorum diyenden bir gayret görmek zorlaşıyor şimdi…

Hep dostluğun rengini aramışızdır. Aslında dostluğun tek bir rengi vardır. Dürüstlük… Eğer dürüstlük olmazsa dostluk bir renk, bir anlam ve bir duygu kazanmaz.

Dostluk, insanların genellikle birbirlerine duydukları sıcak yaklaşımdır. Kimi insan dürüsttür, birçok dostu vardır. Kiminde ise ne dürüstlük vardır ne de dost. Bunun nedeni; insanları alçak ve küçük görmesidir. Kendini en tepelerde görmesi… bilmez ki aslında Rabbim bizi eşit yaratmış. Aslında büyüklenmeyi kendine karakter yapmış belki. Ama insanın gerçek karakterinin “dost olmak” olduğunu düşünüyorum.

Dostluk, sevgi ve muhabbet ile başlar, yine bunlarla serpilir, büyür. Sevginin kaynağında ise doğruluk ve dürüstlük vardır.

Sevgi ispat ister. İspat edilemeyen sevgi laftan öteye geçemez. Sevginin ispatı hayata yansırsa belli olur.

“Kavgayı ağacın bir yaprağına yazmak isterdim; sonbahar gelsin, yapraklar kurusun diye…”

Bu yıl mavi bulutları avucuna, mutlulukları gönlüne, sevgimi kalbine bırakıyorum, güneş her zaman senin için doğsun, en güzel günler seninle olsun. Melekler hüzünlü bakmasın bugün, çocuklar ağlamasın, yüreklerde sevgi kokan çiçekler açsın,kucaklaşmalar heyecanlar artarak çoğalsın…

İnci Yıldız’la…

 -Hocam, öldüğümde beni Eyüp Sultan’ın yakınlarına gömmelerini vasiyet etmek istiyorum.-Bu iş vasiyetle değil, kısmetle oluyor. Az önce ziyaret ettiğimiz N.Fazıl da Ankara’ya Abdülkerim Arvasî’nin (k.s.) yanına gömülmeyi vasiyet etmişti, ama kısmeti Eyüp Sultan’mış. (1998 1.Yeditepe Gezisi finali-Eyüpsultan).

NUN ve Hitamı (Nazan Bekiroğlu’na sitayişle)

KARA YAĞMUR (Nazan Bekiroğlu,   Nun Masalları, 120)Çıldırmak üzereyim.Çıldırmaktan korkmuyorum.Belki hepten çılgınım.Çıldırmaktan korkmuyorum. Korkmuyorum, korkmuyorum ki mahkûmu olduğum bu azabı akılcı gözle seyretmek mecburiyetinde kalmayayım.  İçinde bulunduğum vasata abes gelebilecek nizamı akıcı gözle seyredip acı çekmemi benden kim isteyebilir? Acıdan başka nasibim ne? Neden geceler boyu, neden günler, haftalar, aylar boyu, bu gri ürpertinin hem içinde, hem de dışında yaşıyorum? Sabrını sonuna kadar zorlama! Bırak kendi halime beni! Neden duvarlar hem bende ve hem bende değil? Neden ben onların hem içinde ve hem de dışındayım? Neden hem bu günde ve hem de dündeyim? Gerçekten  hem de dünde miyim? Neden seni şu ilk görüşte tanıyor ve neden hem de kendimi araştırıyorum ?  Neden benim kimliğim seninkini bulmama bağlı? Buraya nereden düştüm? Yerim burası mı? Burada mı olmam gerek?   Bugünkü kimliğim ne?  Ya daha evveli? Ya daha evvel ve daha daha evveli?  YA SEN?  Bana ancak o yardım edebilir. İçimden güler havalanıyor. İçimden kuşlar havalanıyor. Bütün kâinatı kucaklayabilecek ve kendimi bir yere oturtabilecek güçteyim. Bütün varlığımla ona gidebilirim. Gözleri şehrin üstünden geçen yağmur bulutları kadar gri iken, yağmur bulutları kadar ıslak geçerken ömrümden, gözleri kentin kalabalığında yalnızlığıma, asırlara sinmiş yalnızlığıma bir anda dur diyecekken. Nasıl mümkün olur çıldırmak? Bütün varlığımı asırlardır yayıldığı, dağıldığı yerden toplayabilecek güçteyim. Bütün varlığımı dağıldığı zamandan ve mekândan toplayarak bir araya getirebilecek ve nihayet bütünlük duygusuna ulaşabilecek kabiliyetteyim. Ve bu her şeyin sonu, mutlak huzurun çağrısı olmaz mı? ‘Varlığın emeli kendini tasvir ve teyid’ değil mi? Nerede olduğunu görebilen insandan daha bahtiyar kim var? Söyle bana, kim? İçimden güller havalanıyor. İlk bakışta onlardan farkın yok. Şimdi garip bir müzeye dönüştürülmüş sarayımızda, sen dünyanın kim bilir hangi köşelerinden gelmiş şu sarı saçlı mavi gözlü yabancı ve hoyrat kalabalığın arasında. Ben senin arkanda. Temmuz güneşi ne kadar acımasız. Hiçbir gölgeye yer yok! Bu yabancı kalabalığa benziyorsun ama biliyorum sen ‘o’sun. İlk bakışta ona benzemesen de böyle bir firuze salkımıyken gözlerin, sen ‘o’sun. Bir defa gözlerimin içindeki macerayı tüylerim ürpermeden seyredebilsen. Anlayacaksın. Tanıyacaksın. Hem kendini, hem beni. Bütün macerayı toptan kucaklayarak bana bütün ülkeni açacaksın. Sen benim kim bilir kaç asır hep başkaları tarafından kuşatılmış ve nihayet zorla düşürülmüş kale’m değil misin? Kimselere anlatamadım. Korkum anlaşılmamak filan değildi. Çılgın zannedilmek de değildi endişem. Rakibi araya sokmaktan hangi âşık hazzeder? Bunun için şahs-ı nâdâna kitâb-âsâ açılmadım, esrârıma kimseler vâkıf olmadı. …Saçlarını berber başı düzeltmemiş olsa da. Amber kokularıyla ovulmamış olsa da giysilerin. Her şeyin buharlaşabileceği kadar sıcak şu günde, bizim maceramıza, bizim tiyatromuza, bizim hikayemize ne kadar yabancı şu kalabalığın arasında. Senin dahî fark etmediğin kuytu serin gölgeliklerde herkesten fazla sen ‘o’sun. Bir tek sana anlatabilirim ve dahası bir tek sen anlayabilirsin. Beni bana bir tek sen iade edebilirsin. Lütfet güzelim.Söylesem acaba bana inanacak mı? Söylesem acaba kim bilir kaç gece işte şu önünde durduğu dehlizin sonundaki gölgelerin kucağında sabahlara kadar tek kelime etmeksizin ülfet eylediğimizi. Kaç gece mey içerken câmıma aksinin düştüğünü. Kaç gece belki o bile bilmeksizin rûhuma sahip oluğunu. Hayır inanmaz. İnanmaz ve korkarım o yağmur yemiş gözlerinin grisini gözlerime dikerek sorar  ve yine kaçar.  Belki sormaz bile.  Ona desem ki, sen bilmiyorsun sevgilim, sen bilmiyorsun ama biz seninle bir eski zaman aynasının derinliğinde öpüştük! Biz, biz artık iflah olmayız. Çünkü bizi bir yerlerde unuttular. Şimdi de işte bir yerlerden toplanılmayı bekliyoruz. Biz seninle kaç gece şu taşlıkları adımladık. Hangi zamanlardan kalmayız. Birlikte olduk mu? Beraberce kalakaldığımız o zamanda ve mekânda bana iğrenmeden kim bilir hangi talihin sana bağladığı şu çirkin ve noksan bedenime bir an ürpermeden bakabildin mi? Beni hem sevdin, hem de kaçtın ve korktun değil mi? Bunun için zaten gerideki hikaye bu kadar karışık, tasvirler böylesine belirsiz. Çirkinim ben. Hiç güzel değilim. Tenim kapkara. Uzak ve sıcak ülkelerin kum fırtınaları kadar yağlı ve isli kandillerin, üzerinde ölüm ürpertileriyle sarı ve titrek yandığı, aydınlatmaya çalıştığı, dipsiz kuyulara benzer taşlıklar kadar, her biri gördüğü kan ve ölüm ve aşk kokan acımasız maceraların ardından bir defa daha sağır ve dilsiz kendi üzerine kapanan cellat duvarlar kadar; kirli ve karayım. Sen karşımda hâlâ dünyalar güzeli. Serv-i hırâmânım, vücûd iklîminin, gönül mülkünün sultânı, derdimin dermânı, efendimsin sen…Seni ilk gördüğüm günü bilir misin?..        ….. Yağmur başladı hiç olmamış sevgilim… Görüyor musun bir yerlerden bilmem ama bu  hikayenin sonu gelmeli artık. Yağmur başladı.  Bütün o taşlar, taşlıklar, duvarlar, kuleler, kubbeler, dolaplar, hamamlar ve hücreler, aydınlığını içimin yangınından ve ezikliğinden alarak yağlı ….. NİGÂR HANIM, SEVGİLİÇokça kalabalıklar içindeÇokça tenhalıklarımla baş edebilmek içinBütün gül defterlerimi Nigâr Hanım defterlerine dönüştürmekistemem. Önsöz, giriş, vesaireÖnsöz niyetine: aşkımSonsöz niyetine: ölümüm bile değilVak’a: çok alışıldık,  iç içe vak’a tipi, ya da kesişen mi diyelim?Ama asla paralel değil.Vak’a tahlili: akademisyenlerin beğenmeyeceği türden. Ölsem diyorum, yollara dökülsem ya da.Şahıs kadrosu: çokça kalabalık çokça tenhaŞaşıracağı kadar tüm okurlarınÇokça zengin çokça yoksul

……



HİTÂM-I  NÛN   ÜZERİNEHangi ayın kaçıydı  acaba? Yılı biliyorum, 2002. Saat 1716Tekirdağ’dan Veli Toplantısı dönüşü. Otobüsün saati öyle gösteriyor.  Nun Masalları’nı şimdi bitirdim. Nazan Bekiroğlu! Sana gıpta ediyorum.  Yazacak şeylerin var. Ben? 5-6 yıldır en azından… neler yazacaktım? Ne çok şey vardı!  Yazmadım. Ve hiçbiri kalmadı. Olsun, sen yazmışsın ya! Ne güzel! Yazmak isterdim, yazsaydım bunları yazardım, öyle yazardım, dediğim şeyler… Ve nev’i şahsına münhasır cümle kuruşlar… Üç celsede okudum. Kaç celsede yazardım acaba? Belki hiç!…Yazarken neler dinliyordun? Veya dinliyor muydun? Yoksa benim dinlediklerimi mi? Mahur’a geldi, bıraktım. Sûzidil ve hicazkâr her zamanki gibi. Kürdîli hicazkâra gelmişti sıra, almamıştım kasete ‘mahur’la bitsin diye. Bu mahur o mahur değil.  ‘O mahur’u dinlemedim,  8-C’ye hazır olsun diye.  Kader Çakır, Saadet Şenay, Rabia Çakan, Göknur Göğtepe, İlay Bulut, Zeynep Özırmak, Merve İlgar, Züleyha Keni, Pelin Kebabcı, Semra Çakmak, Kübra, Bahar… Seher Pehlivan, Evren Türkmen, Hakan, … Ya da 7-A’ya: Jale Sade, Ulaş Baran, Kübra Özdemir, Ebru Çalayır, Şüheda Güzel, Sebahat Yiğit, Zeynep Bakan, Ethem Tel, Yeter Kızılboğa, Yasin Kaymaz, Ebru Çakan, Selin Molla, Huriye Türkkan, Hakan Yeşilyurt, Ercan Akçay, Aysel Çelik, Buket Pul, Ümran Türkkan, Esra Akmaz, Mürvet Özilik, Tuğba Karataş, Nursel Öztürk, Seda S. Sabun, Rukiye Yiğit, Tuba Kömür,Derya Tanrıver, Mehmet Çakmak, Osman N. Türkkan, Hakan Çavuş, Hasan Turan…  Dinleseydim belki de kitabın son sayfalarını Kürdîli hicazkâr eşliğinde okuyacaktım. Hani, ‘Nigâr Hanım’ bölümünde “Muntazır teşrîfine hâzır kayık”tan müktebes mısralar… Ne diyordun hani o kürdilihicazkâr satırlarında, “ince yaşmakla bu cuma.. ya da hiçbir cuma..”  Hangi cuma? Bugün Pazar. Yarın 7-A ile başlıyorum. Bu da güzel.  8-C ile bitecek yarın. Daha güzel. BŞ.B.’ne gitmem gerek, dördüncü saatten sonra. Ö.Y. yardımını kabul ettirebilecek miyim? Günü geçti. Öğle sonrası üçüncü derse yetişmeliyim.Mahur geçmesin diye (‘O Mahur’; Refik Tal’at Bey’inki) Erdal Erzincan dinledim. Kadıoğlu Zeybeği, Kars havası falan filan. Ve Ümmü Gülsüm…  Kasetin devamında vardı,  kıyamamıştım silmeye. Ünal Bey’i pek ilgilendirmedi sanırım. Ente Omrî… İçinde âşinâ olduğumuz bir yığın şarkıcık var. Mine Koşan’ın, Müslüm Gürses’in falan söylediği…Hicazkâr  saz semailerini bağlamayla nasıl çalabilirim? Ama Erdal Erzincan kıvraklığıyla… Acaba Erdal hiç denemiş midir?  Hatta hiç dinlemiş midir?Niye herkes her şeyi dinlemiyor/okumuyor? Veya ben niçin böyleyim? Kopuyor, parçalanıyor muyum Cemil Meriç misali?Öykündüklerime bak! Hepsi  alanlarında üstad… Ben? Her şeyi ama yarım yamalak, kıyısından köşesinden.  Ruhumun katili olduğuma değdi mi? Yoksa bu ruh hâletim ne? Var mı bende ondan; hâlâ yaşıyor muyum? Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum. Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı. Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum. Seni süt içmeye çağırıyorum parmaklarımdan. Kara yılan, kara yılan, kara yılan, kara yılan… Sezai Karakoç! Ne diyorsun? Yoksa sen de mi ölmüştün? Kim yaşıyor ki? Yığınlar, güruhlar, kalabalıklar mı? Canlı cenazeler!İst.’a giriyoruz. Gişeler’deyiz. Bekliyoruz. Halil, Hedef Türkiye’yi almış, onu yüklendim. Okur muyum? O niye zayıflamış anlaşılıyor. Çalışır, ama hoşça bakmalı zâtına… Bu uzun ince yol bitecek mi? Bu trafikte… Tekirdağ’dan dönüşün son noktasına hareket ediyoruz. Saat 1740  Nun Masalları’nı alıp Esra’ya göndermeliyim. Ünal Bey! Sağol, beni tekrar geleneğin tadıyla buluşturdun. Bana yeniden geleneğin zevkini yaşattığın için sana nasıl arz-ı şükran etsem?.. Kuğunun son şarkısını dinlettiğin için. Son kitabını (İ.A.A.) sana almalıyım Nazan Hanım’ın. Okumana ben vesile olmalıyım. (İnşallah bu dilek de her yemek ısmarlamanın ardından kendi kendime bir sonrakini ben ısmarlamalıyım, deyip yine gafil avlanmama benzemez).              Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, kelimelerinse KIYAFETSİZ (7-E) olduğunu (bu derse girmeden önce).                                                                                                  Ömer Tolgay, 2002 Ekim.

Meryem DUŞUL, 6-D-1999 “maziden istikbale düşülen bir not”

Derinlerdeki sevgi pınarından kalbime düşen damlacıklar beni heyecanlandırıyordu. Aklımdan geçen tek şey “Neden?” sorusuydu. Buna kendim bile cevap ararken, başkalarından cevap istiyordum. Mis kokulu meşe ağacının o saflığı bana yıldızlar kadar uzak geliyordu. Çünkü beton yığınlarının içinde, yani İstanbul’da yaşıyordum. Beşiğim onun güzelliğiyle bezenmişti, tabutum onun soğukluğuna büründü. Ağacın eşsiz sevgisini yüreğimin en sıcak yerinde sakladım. Öyle de olacak.                                                                 1999

“YETMİYOR DÜĞÜMLERİ ÇÖZMEK” Berrin Öztürk

İki şiş tutuşturmuşlar sanki   elimize.  Bir  de  düğümlerle  dolu  bir   ip.  Çöz,  çözebilirsen düğümleri  de sonra  ör  hayat  önlüğünü  kendine.  Fakat   çözmesine  çözüyoruz  da  düğümleri,      örmeye   gelince,   hep   bir  yerlerde    bir   ilmik  kaçırıyoruz.  Bazen  çok  çabuk  farkediyoruz    bunu   bir  kaç  sırayı  söküp,   o  boşluğu dolduruyoruz.  Ama   bazen   de  bir   bakıyorsun   ki   ördüğün   örğüden    başını   kaldırıp   ilk   defa.   Başa  dönmen      gerektiğini  farkediyorsun bu   defa.   Belki   de   görmezden   geliyorsun görsen de.   Aldırmıyorsun,   o  kadar   ördüm    bu  küçük  kusur  birşeyi    değiştirmez  diyorsun   belki de. Fakat  düşünsenize   her  beş on sırada  bir , ilmik   kaçırdığınızı .  Sonra   bir    bakıyorsunuz    ki,  istesekte düzeltemeyiz,bazen dümdüz bazen de rengarenk ördüğümüz örgümüzü. Çünkü    o kadar çok olmuştur, o  kadar  birikmiştir   ki    kaçırdığımız   ilmikler,  üstelik her biri   bir   yerde   istesekte   söküp   öremeyiz  bu   saatten  sonra.

İşte  aynen  böyleyiz  bizde,   bir   yerlerde  hep  bir  yanlış    yapıyoruz,   ama   yinede   en   kestirme  yolu seçiyoruz. Kendimizi  sorgulamak   yerine,   sorumsuzca   hesap  soruyoruz   karşımızdakine. 

Üstelik  bunu  yaparken, bir hata  daha  yaptığımız  gerçegi   bile  kızartmıyor   yüzümüzü.   Maalesef  denizlerin gecenin  suskunluğunda,  akıntıya  rağmen  hep  olduğu  yerde  kalan  yakamozları kadar kusursuz değil hayat.   Maallesef,   hep    yapmadıklarımızı     sorgulayarak,   yaptıklarımızın   ne  derece   doğru  olduğunu    göz   ardı   ediyoruz   bir   yerlerde.

Ve   maalesef  ki,  yarın   alacağımız    yeni   birşey   dün   kırdığımız  kalpten  daha   çok   ilgilendiriyor    bizi.

Hep  birşeylere mızmızlanıyoruz. Rahatsızlık duyduğumuz, çıkarlarımızı  zedeleyen,   adım   atmamızı   güçleştiren    çakıl   taşlarına   bu   mızmızlıklarımız.  

Yazık   ki  başkalarının   hayatında  çakıl  taşı  olduğumuz   yolu  düşünemiyoruz,   onların  kalplerine   giden  yolu…..

Yazık   ki   şükretmiyorz   çakıl   taşlarıyla   dolu   yollara,    koca  koca  kayalarla   önü  kapanmış   yolları   düşünerek.   

Ve,  ne  yazık  ki  insanız  ama,  geride  bıraktıklarımız  ve o günleri  tekrar  yaşayıp  kırdığımız   kalbi   ‘keşke   kırmasaydım’     diyebiliyorsak   insanız…….                  

FİGEN SUKUŞU “GÜN GELİR ZAMAN DÖNER”

Hayat denen kıvrımlı yol bizi hergün farklı yerlere sürüklüyor.Günden güne esiri oluyoruz anlamsız amaçların.Peşinden gidiyoruz bizi nereye götüreceğini bilmeden.Koşuşturuyoruz zafere ulaşmak için.Yenilgiyi düşünmeden,koşuyoruz amaçlarımızın peşinde.Ama o gayeler ki,hiç bir anlamı olmayan değersiz bir eşyadan farksızlar. Kıvrımlı ve engellerle dolu olan bu yolda ilerlerken karanlık olan geçmişimizden izler taşırız geleceğimize,bu izler ki geleceğimizi zedeler.    Şikayet ederiz zaman zaman bize engin tecrübeleriyle yardımcı olan büyüklerimizden.İstemeyiz,dinlemeyiz onların uyarılarını.Zannederiz ki onlar bizim kötülüğümüzü ister.Anlamayız taaki onların yaşına gelene kadar onların sözlerinin değerini ve kıymetini.      Zaman olur ki,şikayet ederiz yaşamdan ve onun getirdiği acılardan.Acıları tattıkça ölmek isteği daha bir çırpınır körpecik yüreğimizde.Şikayetçi oluruz kaderimizden,yaşama olanaklarımızdan.İsyan ederiz yazgımıza.        Hiçbir zaman anlamak istemeyiz şikayetçi olduklarımızında bizden şikayetçi olduğunu.