KARA YAĞMUR (Nazan Bekiroğlu, Nun Masalları, 120)Çıldırmak üzereyim.Çıldırmaktan korkmuyorum.Belki hepten çılgınım.Çıldırmaktan korkmuyorum. Korkmuyorum, korkmuyorum ki mahkûmu olduğum bu azabı akılcı gözle seyretmek mecburiyetinde kalmayayım. … İçinde bulunduğum vasata abes gelebilecek nizamı akıcı gözle seyredip acı çekmemi benden kim isteyebilir? Acıdan başka nasibim ne? Neden geceler boyu, neden günler, haftalar, aylar boyu, bu gri ürpertinin hem içinde, hem de dışında yaşıyorum? Sabrını sonuna kadar zorlama! Bırak kendi halime beni! Neden duvarlar hem bende ve hem bende değil? Neden ben onların hem içinde ve hem de dışındayım? Neden hem bu günde ve hem de dündeyim? Gerçekten hem de dünde miyim? Neden seni şu ilk görüşte tanıyor ve neden hem de kendimi araştırıyorum ? Neden benim kimliğim seninkini bulmama bağlı? Buraya nereden düştüm? Yerim burası mı? Burada mı olmam gerek? Bugünkü kimliğim ne? Ya daha evveli? Ya daha evvel ve daha daha evveli? YA SEN? Bana ancak o yardım edebilir. İçimden güler havalanıyor. İçimden kuşlar havalanıyor. Bütün kâinatı kucaklayabilecek ve kendimi bir yere oturtabilecek güçteyim. Bütün varlığımla ona gidebilirim. Gözleri şehrin üstünden geçen yağmur bulutları kadar gri iken, yağmur bulutları kadar ıslak geçerken ömrümden, gözleri kentin kalabalığında yalnızlığıma, asırlara sinmiş yalnızlığıma bir anda dur diyecekken. Nasıl mümkün olur çıldırmak? Bütün varlığımı asırlardır yayıldığı, dağıldığı yerden toplayabilecek güçteyim. Bütün varlığımı dağıldığı zamandan ve mekândan toplayarak bir araya getirebilecek ve nihayet bütünlük duygusuna ulaşabilecek kabiliyetteyim. Ve bu her şeyin sonu, mutlak huzurun çağrısı olmaz mı? ‘Varlığın emeli kendini tasvir ve teyid’ değil mi? Nerede olduğunu görebilen insandan daha bahtiyar kim var? Söyle bana, kim? İçimden güller havalanıyor. İlk bakışta onlardan farkın yok. Şimdi garip bir müzeye dönüştürülmüş sarayımızda, sen dünyanın kim bilir hangi köşelerinden gelmiş şu sarı saçlı mavi gözlü yabancı ve hoyrat kalabalığın arasında. Ben senin arkanda. Temmuz güneşi ne kadar acımasız. Hiçbir gölgeye yer yok! Bu yabancı kalabalığa benziyorsun ama biliyorum sen ‘o’sun. İlk bakışta ona benzemesen de böyle bir firuze salkımıyken gözlerin, sen ‘o’sun. Bir defa gözlerimin içindeki macerayı tüylerim ürpermeden seyredebilsen. Anlayacaksın. Tanıyacaksın. Hem kendini, hem beni. Bütün macerayı toptan kucaklayarak bana bütün ülkeni açacaksın. Sen benim kim bilir kaç asır hep başkaları tarafından kuşatılmış ve nihayet zorla düşürülmüş kale’m değil misin? Kimselere anlatamadım. Korkum anlaşılmamak filan değildi. Çılgın zannedilmek de değildi endişem. Rakibi araya sokmaktan hangi âşık hazzeder? Bunun için şahs-ı nâdâna kitâb-âsâ açılmadım, esrârıma kimseler vâkıf olmadı. …Saçlarını berber başı düzeltmemiş olsa da. Amber kokularıyla ovulmamış olsa da giysilerin. Her şeyin buharlaşabileceği kadar sıcak şu günde, bizim maceramıza, bizim tiyatromuza, bizim hikayemize ne kadar yabancı şu kalabalığın arasında. Senin dahî fark etmediğin kuytu serin gölgeliklerde herkesten fazla sen ‘o’sun. Bir tek sana anlatabilirim ve dahası bir tek sen anlayabilirsin. Beni bana bir tek sen iade edebilirsin. Lütfet güzelim.Söylesem acaba bana inanacak mı? Söylesem acaba kim bilir kaç gece işte şu önünde durduğu dehlizin sonundaki gölgelerin kucağında sabahlara kadar tek kelime etmeksizin ülfet eylediğimizi. Kaç gece mey içerken câmıma aksinin düştüğünü. Kaç gece belki o bile bilmeksizin rûhuma sahip oluğunu. Hayır inanmaz. İnanmaz ve korkarım o yağmur yemiş gözlerinin grisini gözlerime dikerek sorar ve yine kaçar. Belki sormaz bile. Ona desem ki, sen bilmiyorsun sevgilim, sen bilmiyorsun ama biz seninle bir eski zaman aynasının derinliğinde öpüştük! Biz, biz artık iflah olmayız. Çünkü bizi bir yerlerde unuttular. Şimdi de işte bir yerlerden toplanılmayı bekliyoruz. Biz seninle kaç gece şu taşlıkları adımladık. Hangi zamanlardan kalmayız. Birlikte olduk mu? Beraberce kalakaldığımız o zamanda ve mekânda bana iğrenmeden kim bilir hangi talihin sana bağladığı şu çirkin ve noksan bedenime bir an ürpermeden bakabildin mi? Beni hem sevdin, hem de kaçtın ve korktun değil mi? Bunun için zaten gerideki hikaye bu kadar karışık, tasvirler böylesine belirsiz. Çirkinim ben. Hiç güzel değilim. Tenim kapkara. Uzak ve sıcak ülkelerin kum fırtınaları kadar yağlı ve isli kandillerin, üzerinde ölüm ürpertileriyle sarı ve titrek yandığı, aydınlatmaya çalıştığı, dipsiz kuyulara benzer taşlıklar kadar, her biri gördüğü kan ve ölüm ve aşk kokan acımasız maceraların ardından bir defa daha sağır ve dilsiz kendi üzerine kapanan cellat duvarlar kadar; kirli ve karayım. Sen karşımda hâlâ dünyalar güzeli. Serv-i hırâmânım, vücûd iklîminin, gönül mülkünün sultânı, derdimin dermânı, efendimsin sen…Seni ilk gördüğüm günü bilir misin?.. ….. Yağmur başladı hiç olmamış sevgilim… Görüyor musun bir yerlerden bilmem ama bu hikayenin sonu gelmeli artık. Yağmur başladı. Bütün o taşlar, taşlıklar, duvarlar, kuleler, kubbeler, dolaplar, hamamlar ve hücreler, aydınlığını içimin yangınından ve ezikliğinden alarak yağlı ….. NİGÂR HANIM, SEVGİLİÇokça kalabalıklar içindeÇokça tenhalıklarımla baş edebilmek içinBütün gül defterlerimi Nigâr Hanım defterlerine dönüştürmekistemem. Önsöz, giriş, vesaireÖnsöz niyetine: aşkımSonsöz niyetine: ölümüm bile değilVak’a: çok alışıldık, iç içe vak’a tipi, ya da kesişen mi diyelim?Ama asla paralel değil.Vak’a tahlili: akademisyenlerin beğenmeyeceği türden. Ölsem diyorum, yollara dökülsem ya da.Şahıs kadrosu: çokça kalabalık çokça tenhaŞaşıracağı kadar tüm okurlarınÇokça zengin çokça yoksul
……
HİTÂM-I NÛN ÜZERİNEHangi ayın kaçıydı acaba? Yılı biliyorum, 2002. Saat 1716Tekirdağ’dan Veli Toplantısı dönüşü. Otobüsün saati öyle gösteriyor. Nun Masalları’nı şimdi bitirdim. Nazan Bekiroğlu! Sana gıpta ediyorum. Yazacak şeylerin var. Ben? 5-6 yıldır en azından… neler yazacaktım? Ne çok şey vardı! Yazmadım. Ve hiçbiri kalmadı. Olsun, sen yazmışsın ya! Ne güzel! Yazmak isterdim, yazsaydım bunları yazardım, öyle yazardım, dediğim şeyler… Ve nev’i şahsına münhasır cümle kuruşlar… Üç celsede okudum. Kaç celsede yazardım acaba? Belki hiç!…Yazarken neler dinliyordun? Veya dinliyor muydun? Yoksa benim dinlediklerimi mi? Mahur’a geldi, bıraktım. Sûzidil ve hicazkâr her zamanki gibi. Kürdîli hicazkâra gelmişti sıra, almamıştım kasete ‘mahur’la bitsin diye. Bu mahur o mahur değil. ‘O mahur’u dinlemedim, 8-C’ye hazır olsun diye. Kader Çakır, Saadet Şenay, Rabia Çakan, Göknur Göğtepe, İlay Bulut, Zeynep Özırmak, Merve İlgar, Züleyha Keni, Pelin Kebabcı, Semra Çakmak, Kübra, Bahar… Seher Pehlivan, Evren Türkmen, Hakan, … Ya da 7-A’ya: Jale Sade, Ulaş Baran, Kübra Özdemir, Ebru Çalayır, Şüheda Güzel, Sebahat Yiğit, Zeynep Bakan, Ethem Tel, Yeter Kızılboğa, Yasin Kaymaz, Ebru Çakan, Selin Molla, Huriye Türkkan, Hakan Yeşilyurt, Ercan Akçay, Aysel Çelik, Buket Pul, Ümran Türkkan, Esra Akmaz, Mürvet Özilik, Tuğba Karataş, Nursel Öztürk, Seda S. Sabun, Rukiye Yiğit, Tuba Kömür,Derya Tanrıver, Mehmet Çakmak, Osman N. Türkkan, Hakan Çavuş, Hasan Turan… Dinleseydim belki de kitabın son sayfalarını Kürdîli hicazkâr eşliğinde okuyacaktım. Hani, ‘Nigâr Hanım’ bölümünde “Muntazır teşrîfine hâzır kayık”tan müktebes mısralar… Ne diyordun hani o kürdilihicazkâr satırlarında, “ince yaşmakla bu cuma.. ya da hiçbir cuma..” Hangi cuma? Bugün Pazar. Yarın 7-A ile başlıyorum. Bu da güzel. 8-C ile bitecek yarın. Daha güzel. BŞ.B.’ne gitmem gerek, dördüncü saatten sonra. Ö.Y. yardımını kabul ettirebilecek miyim? Günü geçti. Öğle sonrası üçüncü derse yetişmeliyim.Mahur geçmesin diye (‘O Mahur’; Refik Tal’at Bey’inki) Erdal Erzincan dinledim. Kadıoğlu Zeybeği, Kars havası falan filan. Ve Ümmü Gülsüm… Kasetin devamında vardı, kıyamamıştım silmeye. Ünal Bey’i pek ilgilendirmedi sanırım. Ente Omrî… İçinde âşinâ olduğumuz bir yığın şarkıcık var. Mine Koşan’ın, Müslüm Gürses’in falan söylediği…Hicazkâr saz semailerini bağlamayla nasıl çalabilirim? Ama Erdal Erzincan kıvraklığıyla… Acaba Erdal hiç denemiş midir? Hatta hiç dinlemiş midir?Niye herkes her şeyi dinlemiyor/okumuyor? Veya ben niçin böyleyim? Kopuyor, parçalanıyor muyum Cemil Meriç misali?Öykündüklerime bak! Hepsi alanlarında üstad… Ben? Her şeyi ama yarım yamalak, kıyısından köşesinden. Ruhumun katili olduğuma değdi mi? Yoksa bu ruh hâletim ne? Var mı bende ondan; hâlâ yaşıyor muyum? Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum. Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı. Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum. Seni süt içmeye çağırıyorum parmaklarımdan. Kara yılan, kara yılan, kara yılan, kara yılan… Sezai Karakoç! Ne diyorsun? Yoksa sen de mi ölmüştün? Kim yaşıyor ki? Yığınlar, güruhlar, kalabalıklar mı? Canlı cenazeler!İst.’a giriyoruz. Gişeler’deyiz. Bekliyoruz. Halil, Hedef Türkiye’yi almış, onu yüklendim. Okur muyum? O niye zayıflamış anlaşılıyor. Çalışır, ama hoşça bakmalı zâtına… Bu uzun ince yol bitecek mi? Bu trafikte… Tekirdağ’dan dönüşün son noktasına hareket ediyoruz. Saat 1740 Nun Masalları’nı alıp Esra’ya göndermeliyim. Ünal Bey! Sağol, beni tekrar geleneğin tadıyla buluşturdun. Bana yeniden geleneğin zevkini yaşattığın için sana nasıl arz-ı şükran etsem?.. Kuğunun son şarkısını dinlettiğin için. Son kitabını (İ.A.A.) sana almalıyım Nazan Hanım’ın. Okumana ben vesile olmalıyım. (İnşallah bu dilek de her yemek ısmarlamanın ardından kendi kendime bir sonrakini ben ısmarlamalıyım, deyip yine gafil avlanmama benzemez). Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, kelimelerinse KIYAFETSİZ (7-E) olduğunu (bu derse girmeden önce). Ömer Tolgay, 2002 Ekim.