Ömür Tozal “GELİNLİK”
İstanbul’da yapayalnız ve ihtiyar bir kulübe. Camları kırık, gözleri hüzünlü bir kulübe. İçinde ise bir nine ile torun yaşıyordu. Ninenin ismi Hatice, torununun ismi ise Ahmet’ti. Ahmet, on bir yaşında okula gitmeyen fakat sokaklarda bulduğu üstü yazılmamış kirli beyaz kâğıtlara üç beş boya kalemi ile dünyasını sığdırmaya çalışan sevimli bir çocuk. Hatice Nine ise yaşlanmış, saçlarına kar yağmış seksen beş yaşında bir nine. Ama şu an hastalanmış, gıcırdayan ve eskiyen tahtaların üstündeki yırtık bir döşek üzerinde yatıyordu. Mevsim kıştı. Ahmet, artık İstanbul’a kar yağmasını ve o, yağan kara bakarak hayâllerini eski kâğıtlara dökmek istiyordu. İçeriye müthiş bir soğuk girdi. Ahmet kırık camın kenarında Ahmet kırık camın kenarında, yırtık kâğıtlara resim yapıyordu. O an elinin üstüne küçücük bir kar tanesi düştü. Evet, kar yağıyordu. Birdenbire yerinden kalkarak, sevinç çığlıkları atmaya başladı. Kar yağıyordu. Çok mutluydu. Artık geriye kalan kâğıtların üstüne kocaman bir kardan adam yapabilecekti. Gaz lambasının ışığı yavaş yavaş titriyordu. İçeriye giren karla birlikte gaz lambası da üşümeye başladı. Ahmet bütün eşyasını topladı. Ve kirli, kırık camın kenarına geçip, dışarıda yağan kara bakarak kâğıdına bir kardan adam çizdi. Kenarlarına da beyaz beyaz karlar. Kâğıdı eline alır almaz hemen ninesinin yanına koştu ve büyük bir övünmeden sonra resmini gösterdi: “Nine resmim nasıl olmuş?” Ninesi ise titreyen ve gücünü kaybeden sesiyle “Çok güzel olmuş oğlum” dedi. Artık çok sevinçliydi. Hava yavaş yavaş karardı. Küçük ressam titreyen gaz lambasını söndürdü ve boş bulduğu iki sandalyenin üzerine uzandı. Zaman artık yavaş düşünerek ve hızlı adımlarla ilerledi. Ahmet’in gözleri birdenbire açıldı. İçi içine sığmıyordu. Canı öyle resim yapmak istiyordu ki bu uğurda her şeyini verirdi. Fakat o da ne?!.. akşam bütün kâğıtları bitmişti. Çünkü onların üstüne bir sürü kış resmi yapmıştı. Ama sandalyenin altında bir kâğıt vardı. Ama çok kirliydi. Bu durumda ne yapabilirdi ki?.. Mecburen alıp çizecekti. Epey bir düşündükten sonra karar verdi. Ama ışık az belirmişti gözüne. Aldı kalemlerini eline, uzun bir uğraştan sonra, birkaç ev ile İstanbul’u çizdi. Üzerine ise bir gelinlik gibi İstanbul’un üstünü örten karlar… Aslında o İstanbul’u karlı havalarda bir Gelin’e, üstündeki beyaz örtüyü de gelinliğe benzetiyordu. Hemen ninesinin odasına giderek başının üstündeki çiviyle kâğıdın üstüne bir delik açtı. Ninesi uyuyordu. Ne de güzel olmuştu şu gelin… Çok hoşuna gitmişti. Odadan çıktı ve camın kenarına doğru geldi. Karları seyretmeye dalmıştı. Gözü birden saçları dökülmüş kavak ağacına doğru yöneldi. Ağacın dalında bir tanecik gücünü kaybetmiş yaprak vardı. Sert ve huysuz esen rüzgâr o güçsüz ve dermansız yaprağı da dalından kopardı. Artık yaşlı kavağın hiç yaprağı yoktu. O ağacı yaşlı ninesi çok seviyordu. Özellikle şu son günlerde yapayalnız kalan yaprağı hep seyrediyordu. Her seyretmeden sonra torunu Ahmet’e o yaprağın dalından kopacağı an, kendisinin öleceğini söylüyordu. Küçük ressam birdenbire ani bir hızla odaya girdi. Ninesini telaşlı bir sesle çağırdı. Ama o uyanmıyordu. Son bir kez kulağını kalbine götürdü. Kalbi durmuştu. Evet o korkunç an gelmişti. Ninesini kaybetmişti. Hayatındaki tek varlığı ıssız rüzgârlar içerisinde, dalından kopan yaprakla birlikte resminde çizdiği o gelinliğin altında sonsuza kadar kaybolup gitmişti.
Ömür Tozal, 7/A, 2002. Bu mektubundaki hikâyeleriyle, askerliğini Amasya’da yapmakta olan Türkçe öğretmeni Ünal Bostan Bey’in İstanbul özlemini paylaştı.
Tarih: 15 Şubat 2007 | Kategori: Ömür Tozal 1
Yorum: 1
Yorumlar
Yorum: ahmet
Tarih: 14 Mart 2007, 19:58
cok güzel
Yorum yazın